Translate

4 Nisan 2014 Cuma

Yaşamın Frekans Ayarları

Maddenin özelliklerini de belirleyen titreşimler canlı organizmaların tümünde çok karmaşık ve çoğunlukla da gizemli pek çok şeyin sebebidir. Evrende her şeyin frekans dalgalarının titreşimi neticesinde oluşmakta olduğu günümüzde bilimsel bir gerçektir. Evrendeki canlı cansız her şey bu titreşimlerle bir şeyleri bir şeylere çekmekte veya itmektedir.

 İnsanın hala sırlarını tam olarak çözemediği beyin, değişik dalga boylarında titreşimler üretmektedir. Yaşadığımız her türlü duygunun ve ruh halinin bu suretle beynimizde titreşimsel bir karşılığı bulunmaktadır. İnsan beyninin yaymış olduğu, bir voltun milyonda biri kadar düşük bir voltaja sahip bu dalgaların belirli frekanstaki titreşimleri, insanın ruhsal enerjisini (mutlu, mutsuz, sıkıntılı, stresli, huzurlu) oluşturup, onun yaşam kalitesini belirlemektedir.

İnsanın aşık olduğu kimseyi hatırladığında veya onu  gördüğünde tir tir titremesi, sinirlendiğinde parçalamak istemesi, huzurlu olduğunda rahatlayıp kendisini kuş gibi uçabilecek derecede mutlu hissetmesi, herhangi bir işin başlangıcın da ilerde karşılaşacağı sonucun ne olacağını bilememenin yaşattığı stres ve kalp çarpıntısı.. 
Yukarıdaki cümlelerin içinde saklı duyguların her birinde beynimiz, ayrı dalga boylarında titreşimler oluşturmakta ve yaşadığımız bu duygu değişimleri sırasında da her dalga boyunun salınımı, frekansı değişmektedir.

  Günümüzde beyinden yayılan elektrik sinyallerini kafatasına bağlanan alıcılarla ölçmek mümkündür. Elektro ensefalo gram (EEG) denen bir aletle ölçülen bu sinyallere doğal olarak "beyin dalgaları" deniliyor. Esas olarak tespit edilen 4 tür beyin dalgası var. bunlar delta, teta, alfa, beta dalgalarıdır.

delta dalgaları    (0-4  hz.)         derin uyku halinde,
teta                     (4-7 hz.)         uykuya geçiş sırasında,
alfa                     (7-14 hz.)       fiziksel, ruhsal rahatlama, huzurlu bilinç halleri,
beta                    (14-30 hz.)     gergin, stresli, huzursuz bilinç halleri,

Beyinde bulunan 100 milyarın üzerindeki nöron (sinir hücresi) frekans dalgaları oluşturarak bu dalgaları yaymaktadırlar. Beynimizden yayılan bu dalgalar oldukça karmaşıktır. Bu dalgaları tek tek algılayarak çözümleyip, kontrol etmek ise insan için oldukça zordur. 

Günümüz gelişen teknolojisi sayesinde, beyin dalgaları hassas bir şekilde görüntülenip, ölçülebilmekte ve gerekli müdahaleler yapılarak aşırı sinirlilik, uzun süreli stres, uyku bozuklukları gibi yaşam kalitesini bozan durumların tedavisi yapılabilmektedir. (günümüzde sıkça kullanılan anti depresan ilaçlarda bir yerde beynin yüksek frekanslardan yaydığı dalgaları düşük frekanslara çekebilmek için beyin kimyasına yapılan müdahalelerdir.)

Yalnız her dalga türü, bilinç durumunun bir aşamasıyla bağlantılıdır. Bu dalgalar arasında uyumlu, doğal, sistematik bir geçiş sağlanamadığında insan çeşitli sorunlar ile karşı karşıya kalabilmektedir. Bu yüzden geçişler küçükten- büyüğe veya büyükten küçüğe bilinçli bir sıralama takip etmeli ve geçişinin oldukça yumuşak olması gerekmektedir. 

 Beynin zıt dalgalara ani geçişi, insana çeşitli sıkıntılar yaşatabilir. Örneğin, uykunun en derin yerinde “delta” dalgaları üretmekte olan beyin, bir an da gürültü ile uyanıp güne stresle başladığında “beta” dalgaları üretmeye başlar. Ve insan rahatlamak için bir fincan kahve, sigara, vb. şeyler içerek farkında olmadan beta dalgalarını bastırarak içerisine girdiği ruhsal duruma uyum sağlamaya çalışır. 

 Gerektiği zamanda ise delta ve teta dalgaları beyinde oluşmazsa, kişide uykusuzluk sorunu oluşmaya başlar. Yaratıcılığımızı ve günlük hayatımızdaki performansımızı geliştirmek için ise delta dalgalarının beyinde artırılması gerekir. Çünkü İnsanın kendisini rahatlatarak stresten uzak kalıp, performansını yükseltmesi bu dalgaların artırılmasına bağlıdır. Bu yüzden her dalga kendine göre bir öneme sahip bulunmaktadır.

Beyin frekans dalgaları kişinin ruhsal durumuna göre bir oluşurlar, bir kaybolurlar. Örneğin, alfa dalgaları derin uykuda ya da aşırı heyecan durumlarında neredeyse hiç yoktur. Genellikle insanın rahat, mutlu olduğu, huzurlu durumlarda alfa dalgaları oluşmaktadır. 

Saniyede ortalama 7-14 kez salınan “alfa dalgaları” günlük performansımızı artıran, beyni stresten koruyan ve genellikle yaratıcı olmamızı sağlayan dalgalardır. Buradan da anlaşıldığı üzere alfa dalgaları insan’ın mutlu, huzurlu olduğu zamanlarda beyni’nin yaydığı dalgalardır. 

Kimi insan resim yaparken, kimisi müzik dinlerken, kimisi konuşurken, kimisi de einstein de olduğu gibi matematik problemleri çözerken farkında olmadan beynin de bu dalgaların oluşmasına neden olur. Ve mutlu, huzurlu, stresten uzak kalitesi yüksek zaman dilimini yaşarlar. 

Alfa dalgalarının baskılanması insanda gerilim, stres oluşturmaktadır. Bu durumdan kurtulmak bilinçaltına yeni imgeler yerleştirip onu ikna edebilmek ve bu yolla bedeni tamamen rahatlatarak, saniyede 7-14 hz. arasında titreşen alfa beyin dalgalarının oluşturduğu bilinç seviyesine inmekle mümkündür. Örneğin bilinçli kılınan namaz sırasında ve sonrasında beyin alfa düzeyindedir. Namaz sırasında ayet anlamlarının hissedilip, yaşanmaya başlanması ile “Gündelik Bilinç Hallerinin” hakim olduğu beyindeki yoğun “beta” dalgaları yerini kişiye huzur, huşu, teslimiyet gibi kişiyi "ben"liğinden uzaklaştırıcı hal’leri ortaya çıkartan “alfa” dalgalarına bırakır. Bu da Kuran’da (mü’minun suresi/2) “Onlar Salat(namaz)larında Huşu İçersindedirler” ayeti ile ifade edilmiştir.

Yalnız burada dikkatin ve farkındalığın yoğun olması gerekir. Çünkü bu dalgaların oluştuğu süreç uykuyla uyanıklık arasındaki bir süreçtir. yoksa beyin dalgaları teta’ya düşer ve bu suretle insan kendinden geçerek  uyku moduna girer. Farkında olmadan ayakta uyumaya başlar.

11 Kasım 2012 Pazar

Öze yolculuk - Yeniden diriliş

Hakikate cahil olarak, bilincinin var olarak kabullendiği bedeni içersinde dünya(sın)da yaşadığını zanneden kimseler, üst bilinç seviyelerine göre diri, diri mezarların da yaşamaktadırlar. Üst bilinç sahibi zatlar “Fatiha” okunması gereken asıl ölülerin "Bedenleri diri, manaları ölü" olan kimseler olduğunu ifade etmişlerdir.

İnsan, tüm evrensel yapıyı meydana getiren tek’deki yaratıcı düşünceyi (kozmik bilinci) kendi kapasitesi ölçüsünde ortaya çıkaran ve algılayabilen frekans dalga yapıdaki bilinç titreşimlerinden ibaret sınırlı terkipsel bir yapıdır.

 Algıladığı/gözlemlediği her boyutu madde olarak değerlendiren bu yapı bulunduğu her boyut (dünya, rüya, ölüm sonrası, vb.) da mevcut veri tabanı tarafından, gelen frekansları kapasitesi (formatı) oranında yorumlayarak, madde yapılı bir dünya içersinde yaşanıyormuş izlenimi, algılaması oluşturur.

 Böyle bir bilince sahip yapı "tek varlık" şuurunun gelişmemiş olması nedeni ile kendisini "bütünden" ayrı bir varlık olarak algılar. Bu suretle de kendi sınırlı dünya(sın)daki yaşamını oluşturur. Nedensellik-sonuç ilişkisinin kuralları içine sıkışmış böyle bir bilince sahip insan artık kabre (bedensellik bilincine) girmiş ve farkında olmadan oluşturduğu dünya-sı kendisini hapsettiği mezarı olmuştur.

Bedensellik bilinci içersinde olan insan dünya(sın)da sahiplenmeler, kaygılar ve korkular yaşar. Yaşadığı deneyimlerin bütünle ilişkisini kuramaz. Bu durum sonuçta insanı yaşamla mücadeleye, yaşama direnmeye, kabulsüzlüklere ve kendisiyle çatışmalara, kısaca "cehennemini" yaşamaya zorlar.

İnsan, dünya yaşamında fark edemediği bu gerçeği ancak enerji bedeninin, biyolojik bedenini, terk ettiği, ölüm sonrası kavrar ve geride bıraktığı o güne kadar var zannettiği bedenin aslında tek’e perde vazifesi gören, bir yanılgı (illüzyon) olduğunu anlamaya başlar. Fakat çok geç kalmıştır.

 Bu olay Kuran’da (Mümin suresi/100) “Onlara ölüm geldiğinde, rabbim beni (dünyaya) geri gönder de yapmam gerekirken, yapmadığım şeyleri yapayım derler. Fakat asla ölümü tattıktan sonra bir daha dünya’ya geri dönemezler ” şeklinde ifade edilmektedir.

Önemli olan insan’ın biyolojik beden algılamasında(dünya yaşamında) iken iş işten geçmeden bu hakikati fark ederek, bilincini formatlayıp yenileyebilmesidir. Bunu başarabilen bilinç algılayabildiği ölçüde kaynağını özünü sorgulamaya tefekkür etmeye başlar ve öz’üne, doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk "dikey" olarak insan’ın var olarak algıladığı cismani bedeninden, ruhani bedenine(öz’üne) yapacağı bir yolculuktur. Bu yolculuğa “miraç” adı da verilir.

Bu hal, insanın dünya(sın)da yaşamına devam ederken, tefekkür ve çalışmalar neticesinde ulaştığı yüksek farkındalık ile oluşan bilinç sıçraması neticesinde, dünya(sın)ın ve varlığının aslında bir yanılma (illüzyon) olduğunun farkına vararak, yeni bir bakış açısı ile "evrensel sistemi" okumaya başlayıp, tek’deki varlığının idrakine vararak, mezarından/ beden kabrinden dirilmeye başladığı "an"dır.

Öncelikle kişinin mezarından(beden kabrinden) dirilebilmesi, özünde var olan melek(e)leri kendinde açığa çıkarabildiği ölçüdedir.

Melek (bağlayıcı güç) zihnin birimselliğinden kaynaklanan yaşayışı "tek"e bağlayarak, varlığın gerçekte tek olduğunu hissettirecek güçleridir. Bu güçlerin açığa çıkmasının yolu, şartı da insanı diğer canlılardan farklı kılan sorgulama, derinlikli düşünme (tefekkür) kabiliyetinden geçmektedir.

Sıradan düşünceler, yatay boyuta (kişinin sınırlı dünyasına) ait iken, "tefekkür" dikeye (sınırsız, bütünselliğe)  tek’e kanat açmanın ilk şartıdır.

İnsan alemi sorgulamaya, düşünmeye (tefekküre) başladığında, farkındalık dan uzak, ölü olan, şuuru, içsel dünya frekansıyla rezonansa girer ve bunun neticesinde, özündeki hidayet eden, karanlıktan aydınlığa çıkartan ilim ağırlıklı boyutsal yapı (mehdi) bilincinde ortaya çıkar. Ve bu suretle kişi birimsel ayrı, ayrı varlıkların olmadığı parçalardan oluşmamış "tek/tümel" yapının farkına varır. (Mehdi, "tenzih" ve "teşbih" esaslarının eşit oranda bileşimi olan İslâm dini`nin "tevhid" ilmini ortaya koyan yüksek ilim ağırlıklı bilinçsel yapıdır.)

Bu farkındalıkla tefekkür eden kişi önce alemi sorgulayıp, düşünmeye başlar. Ölü olduğu mezarı, sorgu melek(e)lerini çalıştırabildiği oranda kabir alemine dönüşür (içsel dünyaya, dalga bedene geçer.) ve bu suretle beden zannının şuuruna varır.

 Beden zannının, birimsellik bilincini yakması ile de cehennem’den geçerek hakikati algılamaya başlar. Bir anda uykusundan uyanır (kıyameti kopar). Ve sonuçta genetiğinin ve terkibinin oluşturmuş olduğu sanal ben’liğini öldürüp, mezarından diriliverir.

İşte bu yaşanan "ölmeden, önce ölmek denilen haldir." Bu farkındalığa ulaşan eski bilinç yok olmuş, yep yeni bir bakış açısına sahip bir bilincin doğumu gerçekleşmiştir. Kişinin Muhammedi ilme sahip, kudret ağırlıklı “İsa”sı doğmuştur. (Deccal "teşbih" esasını, ben'lik üzerinden algılayıp, yanlış değerlendirme neticesinde, bilincin kendini Tanrı olarak kabul etmesi ve bedensel boyutta bu durumun yaşanmasıdır. İsa aleyhisselâm ise, "teşbih" hakikatını insanlığa açmış zât olarak, teşbih esasını yanlış değerlendirmekden kaynaklanan sapmaları düzeltmek üzere "kudret" sıfatının bir tezâhürü olan "Allah`a yakîn" hâlinin sembolüdür)

Düşünen, tefekkür eden akıl artık bu şuurla baktığında alem de tek den başka varlık bulamaz. Sonuçta anlar ki!. Tüm boyutlar ve içindekiler her an o "tek"den çokluk görüntüsü olarak yansımakta, açığa çıkanların her biri de bu suretle, tek olana perde görevi yapmaktadır.

Bu hakikati fark edebilen bilinç için artık iyi, kötü, ben, sen, öteki, vb. gibi kavramların bir anlamı kalmamıştır. Çünkü o gerçek mana da anlamıştır ki!.. Tek’in varlığını örtecek, ona ortak koşacak, ona isyan edecek, başka hiç bir şey yoktur. O, Kuran'daki (İhlas suresinde) belirtilen "Varlık doğmamış, doğurmamış, sınırsız, eşi, benzeri olmayan ahad/tek dir" hakikatini fark etmiştir.

Varlığın tek olduğu hakikatini fark eden bilinç, zannındaki ikinci bir varlık olan tanrı inanışından da arınarak, işlerini ikinci bir varlığa havale etme huyundan da vaz geçer ve sorumluluklarını yüklenir. Anlar ki!. kendisi bir şey yapmadan dünya(sın)da değişecek hiç bir şey yoktur. Çünkü gerçek de "Allah zahiren kendisinden/kendisi olarak işlemektedir".

Bu bilince ulaşan, evrendeki mükemmel işleyen sisteme (sünettullaha) şahadet etmiş/şahit olmuştur. Ve bundan sonraki yaşamını mükemmel işleyen tek’in sistemine teslimiyet içersinde bir kul olmanın bilinci ile “Razı” olarak sürdürür. Rıza/teslimiyet üzerine kurulmuş olan sistem de razı olmanın bilinci ile varlık da her an tek'i görür, tek'i yaşar. Bu olay Kuran da (maide suresi/119) "Allah onlardan razı, onlar da Allah dan razıdır, İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur." şeklinde ifade edilmektedir.  



Not: Hakikat Yolculuğumda, Işık olup İlmiyle Ufkumu açan Günümüzün çok Değerli İlim İnsanı Ahmed Hulusi başta olmak üzere Cemalnur Sargut, Lütfü Filiz, Berkay Özcan, Saim Yusuf ve bu Yola Işık tutan Tüm Dostlardan Allah Razı olsun. 

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bilincin Uyanışı "Kadir Gecesi"

         Bismillahirrahmânirrahîm.
        Allah Manası Özümde, Özüm de Sınırsız Güç ve Üretkenlik var.

    1- İnna enzelnahü fiy leyletilkadr
        Biz Onu Kadir Gecesinde İndirdik,

    2- Ve ma edrake ma leyletülkadr 
         Kadir Gecesinin Ne olduğunu Bilir misin ?

    3- Leyletülkadri hayrün min elfi şehr
        Kadir Gecesi Bin Aydan (Bir Ömür) daha Hayırlıdır!

   4- Tenezzelülmelaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emr
        O Gece Melekler ve Ruh, Rablerinin İzniyle onun Öz'ünden Bilincine İnerler (Tenezzül ederler).

   5- Selamün hiye hatta matle'ılfecr
       Bir Selamettir (Hakikate Doğuştur/Bilincin Uyanışıdır) O Gece Ta ki ! Tan Yeri Ağarıncaya Kadar.


   "Kadir gecesi"  değerlendirebilenler için farkındalığın arttığı, bilincin uyandığı  yeni bir algılama ile tek'lik şuuru içersinde evrensel sistemin okunmaya başlandığı, "Bilinç sıçramasının" yaşandığı  çok yüksek frekanslı enerjinin açığa çıktığı "gece"nin adıdır.

   Bu gece öyle muazzam bir bilinç sıçraması'nın yaşandığı gece'dir ki!.. Oluşan yüksek farkındalık neticesinde bu gece den nasibini alanların yaşadıkları öylesine büyük ve yüce bir hal dir ki!.. Bu onların yepyeni bir farkındalıkla, yepyeni bir bilinçle yeniden doğdukları (baa's oldukları) ve bu yeni bilinçle/formatla, o "an"dan itibaren evrensel sistemi okumaya başladıkları çok özel bir gecedir. Bu "an"dan sonra artık ben demek mümkün değildir. Kişi hakikatine doğmuştur/uyanmıştır.

  İşte “Kadir gecesi” bir ömür çalışılsa da elde edilmesi mümkün olmayan, bilincin bir an'da "yatay' dan, dikey'e" yükselmesine neden olan,bilinç sıçramasına imkan veren çok yüksek frekanslı enerjiyi içinde barındıran böylesine muazzam bir gecedir.

    Kadir gecesi içersinde ki  bir zaman diliminde uygun astrolojik etkilerin oluşumu neticesi yeryüzüne ulaşan yüksek frekanslı kozmik ışınlar, alıcı frekansları açık kişilerin beyinlerindeki (epifiz) nöronları tetikleyerek, bu kişilerin bilincinde yeni bir açılım meydana getirir ve bunun sonucunda da kişi, aslında öz'ünde olup da o an'a kadar  kendisine kapalı kalmış olan yüksek frekanslı dalgaları deşifre ederek ulaştığı farkındalıkla bir an'da evrensel sistemi okumaya başlar.


    Kişi ulaştığı bu yüksek farkındalık neticesinde bilincini birimsel varlık sanısından arınmış olarak, ilham alabilen yapı olan “Adem” bilincinde bulur. Ve artık kişinin  kendi evren’indeki ademi yaratılmış ve "Risalet" dönemi (kişinin öz'ündeki  tek’e ulaşma yolculuğu) başlamış olur.

     Kişi, bu an'dan sonra algıladığı alem’inde daha derinsel, içsel boyutlara ulaşarak öz’ündeki diğer üst şuurlu bilinç boyutlarını sırasıyla (Nuh, İbrahim, Musa, İsa, vb.) kendinde bulup açığa çıkarmak suretiyle, evrenindeki yolculuğunu sürdürmeye devam eder.

     Ve sonuç da öz'ün de mevcut olup da, kapalı kalmış olan tüm bu bilinç boyutlarını "tevhid" ettiğinde (birlediğinde) yani gerçek anlamda kişi bilincini “Muhammedi boyutta”  bulduğunda kişinin risalet (tek olana varış yolculuğu) tamamlanmış olur. Ve kişi o "an" dan itibaren Tek’in şuuru ile evren(in)i seyretmeye, algılamaya başlar.

 Bunun sonucunda kişi kainatta var olan her şeyin mükemmel bir düzen içersin de yaratıldığının ve yaratılana yapısının gereksinimi neyse eksiksiz, tam olarak verildiğinin farkına varır. Dengeli bir sistem içersinde bulunduğunu idrak ederek "teslim = islam halini" yaşamaya başlar. Bu bilinçle geçmiş, gelecek hiç bir şeyin kaygısını duymaz, ne gelene sevinir, ne gidene üzülür, içinde bulunduğu an’ı en iyi şekilde değerlendirmenin verdiği yüksek bilinç hali ile dünya(sın)da cennetini yaşayarak "takva/korunma" sağlamış olur. 

   “Allah” bu gecenin gerçek kıymetini  bilip de, değerlendirebilmeyi nasip etsin...

4 Mayıs 2012 Cuma

Allahın yaratış sistemi "Kader"

 Dünyamızda varlık olarak algıladıklarımız sınırsız, tek olanın sahip olduğu sonsuz manaların belirli ölçülerdeki terkipsel oluşumlarının sınırlı algılama araçları ile algılayan tarafından varlık/mevcudat olarak algılanarak değerlendirilmesi olayıdır

    Gerçekte ise varlık "ihlas suresinde" belirtildiği gibi, tek, ahad (sınırsız, sonsuz, doğmamış ve doğurmamış) dır. Sınırlanmış algı, sınırlı varlık var sanır. Sınırlı algı belirli bir ölçü içersindeki mana terkipleri ile oluşur. Yani algıladığımız var zannettiğimiz her şey sınırsız tek olanın sahip olduğu sınırsız mana guruplarının belli ölçülerdeki terkiplerinin veri tabanımızca yaşamımız da fiiller olarak algılanması olayıdır.

    Allah'ın yaratış sistemi, ölçü/terkip ile oluşan manaların oluşturduğu programın/kader'in gelen verileri pozitif/sevap veya negatif/günah olarak değerlendirerek sonuçlarını yaşama prensibine dayanır.

    Kader dediğimiz şey, kişinin dünyaya gelirken astrolojik ve genetik unsurlar ile beyninin formatlanması (fiziksel, metafiziksel yetenek ve kabiliyetlerinin) ölçülendirilmesi olayıdır. Oluşan bu format doğrultusunda kişinin her alanda yaşadıkları bu ölçü/kader mekanizmasını kullanarak açığa çıkarttıklarının getirisinin sonucu olarak oluşmaktadır. 

     Kainatta her şey sahip olduğu bir program/kader ile yani ölçü ile var olmaktadır. Çünkü ölçülendirme olmasa sınırlama olmaz. Sınırlama olmazsa çokluk, çeşitlilik alemi oluşup, yaratılamaz.

    Çokluk/varlıklar aleminde her şey, herkes değişik ölçülerde bir birinden farklı olarak oluşturulmuştur. Herkesin dünyası sahip olduğu program/kader dolayısı ile bir birinden farklıdır. Bu yönde yaratılanlar arasında bir eşitlik yoktur.

    Eşitlik olamaz da, eğer eşitlik olsaydı, mevcudat var olamazdı, her şey aynı, donuk, sabit bir şey olur. Çokluk, çeşitlilik olamaz manalar (esma) açığa çıkamazdı. Bundan dolayı varlıkta eşitlik olamaz, olmayacak bir şeydir. Hz. Muhammed  "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyecek ve bunun farkına varıp pişman olup tövbe edecek değişik yapıya sahip topluluklar yaratırdı" diyerek konuya dikkat çekmiştir.

   Fakat Allah'ın "adl" ismi gereği adaleti vardır. Allah'ın adaleti herkese her şeyi eşit dağıtılması anlamında anlaşılmamalıdır. Kişi hangi terkipsel ölçüler içersindeki programla/kader'le hangi amaca dönük yaratılmışsa, Allah kimde hangi manayı açığa çıkarmışsa, onu o manaya uygun özellikler ile donatmıştır. Kişi Allah'ın "adl" ismi gereği yapısının gereksinimi ne ise onu eksiksiz ve tam olarak alır ki.. bu Allah'ın adaletidir, ona “adil” davranılmasıdır. "Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez." (Bakara suresi/286)

     Kişinin “öz”ünde mevcut olmayan hiç bir şey onda açığa çıkamaz, yoktan var olamaz. Kişinin var olarak algıladıkları kendisine takdir olunan ölçü ile oluşan format (kader)in sınırları oranındadır. Kişinin algılayarak açığa çıkartıp var olarak algıladığı her şey “öz”ündeki şifrelenmiş sınırsız tüm bilgi (data) nın kişiye takdir edilen ölçü oranında çözülmüş, deşifre edilmiş halidir. 
  
Kimin hangi mana guruplarının terkibinden oluştuğunu, nasıl bir formata/terkibe sahip olduğunu bilemediğimiz için, başkaları için yaptığımız eleştirileri kendi sahip olduğumuz program/format üzerinden değerlendiririz ve farkında olmadan gıybete, yanlışa düşerek, enerji bedenimize negatif (günah) dalgaları yükleriz.

Bu yüzden terkipsel mana bileşimleri olan varlıklara (şahıslara, yapılara, vb.) takılı kalmadan nötr bir bakış açısıyla olayları değerlendirmek insanı daha doğru sonuçlara götürerek, bir sonraki “an” da yaşamında daha pozitif verilerin açığa çıkmasını sağlar.


Bunun için Kuran'da (Fatiha suresinde)“Elhamdu lillahi Rabbil’alemiyn” "Değerlendirmek sadece, alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur." ifadesi ile doğru değerlendirebilme yapabilmenin sadece sınırsız kapasiteye sahip “Alemlerin Rabbi” tarafından mümkün olabileceği belirtilmiştir.

Aslında var olarak algıladığımız her şey, tek olan varlığın frekans dalga şeklindeki manalarının/esmalarının his, duygu, çevresel yorum ve şartlanmalarla oluşmuş bulunan veri tabanları vasıtasıyla oluşmuş format üzerinden değerlendirerek, içte olanın dışa projeksiyonu yani kendinden, kendine seyridir.

Bu yüzden terkipsel manalar olan İsimlere, şahıslara, yapılara takılı kalmadan nötr bir bakış açısıyla olayları değerlendirmek insanı daha doğru sonuçlara götürerek, bir sonraki “an” da yaşamında daha pozitif verilerin açığa çıkmasını sağlar.

Aksi taktirde şahıslar, kişiler, vb. üzerinden olaylara bakıldığında kişisel, çevresel algı ve şartlanmalarla oluşmuş beyindeki  veri tabanı bu kişi ve şahıslara o ana kadar hangi verileri (kin, nefret, öfke, sempati, sevgi, vb.) yüklemişse o format doğrultusunda otomatikman bir değerlendirme yaparak bu doğrultuda bir çıktı oluşturur. Ve resmin bu bölümünde beyni bloke ederek, kişinin daha geniş değerlendirme yapabilmesini sağlayacak bakış açısını ortadan kaldırır, kişiyi dar bir alana hapseder.

Bu da kişinin büyük resmi gözden kaçırmasına neden olur. Bir süre sonrada büyük resim deki oluşumların getirileri insanın dünya(sın)da açığa çıkıp yer aldığında bunlar neden başıma geldi diye şikayet eder, sorgulamaya başlar. Oysa farkında olmasa da yaşadığı her şey kendinden kendinedir.

Bu yüzden başkaları hakkında dedikodu yapmak, zanda bulunmak, yorum yapmak ve eleştiride bulunmanın, yani kısaca “gıybet” etmenin dinde/sistemde en büyük günah/kişiye negatif dönüş (fed beck) oluşturacağı, Kuran da bir çok ayet de ve Hz. Muhammedin hadislerin de önemle ifade edilmiştir. (Hucuret suresi/12) de “gıybet” etmenin insanın ölü kardeşinin etini yemesi ile eş değer derecede çok büyük  günah/negatif oluşum meydana getiren bir durum olduğu özellikle ifade edilmiştir.

 Konuyu özetlemek gerekirse doğum an’ında alınan kozmik etkilerle, irademiz dışında beynin formatlanması (fiziksel ve metafiziksel kabiliyetlerin oluşması ) değiştirilemez programımız(ayanı sabite) yani “Kader"imizdir.


 Beyin de oluşan bu ana formatı (ayan-ı sabite) yaşam içerisinde kullanarak sınırsız sayıdaki alternatif  seçenekler içinden cüz-i irade'yi ile yaptığımız seçimlerin bir sonraki “an”ımızı oluşturması ile dünya(mız)da  açığa çıkartarak yaşadıklarımız “kaza”mız(hüküm) olmaktadır

Külli irade/kader’i (ana programı) değiştirmek mümkün değildir. Fakat bu mevcut format/program ile sonsuz sayıdaki alternatif seçenekler içinden seçimde bulunmak suretiyle kaza/hükümleri değiştirerek bir sonraki “an”da yaşayacaklarımızı oluşturmak bizim elimizdedir..
  
 Kainatta var olan her şeyin belli bir terkip, ölçü  ile yaratılmış olduğunun ve yaratılana yapısının gereksinimi ne ise eksiksiz verildiğinin farkına varabilen insan, dengeli bir sistem içersinde bulunduğunu fark ettiğinde (kadere iman ettiğinde) teslim = islam halinin getirdiği hal sonucu geçmiş, gelecek hiç bir şeyin kaygısını duymayarak, takva/korunma sağlamış olur. Ne gelene sevinir, ne gidene üzülür, içinde bulunduğu “an”ı en iyi şekilde değerlendirerek, bir sonraki “an”ını (kaza’sını) oluşturmuş olmanın verdiği yüksek bilinç hali ile DÜNYAsınDA cennetini yaşar.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Yüksek Şuura Çıkışın Aracı - Namaz Gerçeği

İnsanlar yakın zamana kadar her şey “madde”dir. Ötelerde de, uzayda bir yerde maneviyat alemi olabilir görüşünü savunuyorlardı, oysa günümüzde bilimsel temeli olan çevrelerde bu iki alemin birbirinden ayrı iki mekan olmayıp, algılayanın algılamasından kaynaklanan aynı "tek" yapı olduğu fark edilmiştir.

  İnsan beyninin deşifre edebildiği dalgalar itibari ile var olarak kabullendiği biyolojik bedeni ile madde aleminde yani “günlük düşük frekanslı bilinç hallerinde” yaşarken beyni’nin tanımlayamadığı dalgalar itibari ile farkında olmasa da manevi boyutu yani “yüksek frekanslı üst bilinç hallerini” (bütünü) de “öz”ünde bulundurmaktadır.

    İnsanın farkında lığa ulaşıp “ben”liğinden vaz geçtiği an “yüksek frekanslı üst bilinç hallerinin”  açığa çıktığı an’dır. Bu "nur"dur. Kudrettir. En yüksek, en üst frekans dediğimiz bu enerji aslında her an, bizde mevcuttur. Fakat zihin nedeni ile açığa çıkamaz.

    Çünkü insan zihni öz’de mevcut olan bu  “yüksek frekanslı bilinci” (bütünü) beş duyu vasıtası ile parçalar, böler ve “gündelik bilinç halleri” ne dönüştürüp, varlıklar/ötekiler algılatması ile insanın dünya(sın)da ki yaşamı olarak açığa çıkartır.

    Zihin başı boş bırakıldığı zaman başı boş dolaşan enerji girdapları ile dolar. Gelişi güzel bir şekilde kafamızda bir geçmiş anılarımız, bir gelecek ile ilgili tasarımlarımız dans ederler. Üstelik bütün bunlar dışarıdan bizim bilinçli bir müdahalemiz yoksa hep geçmiş kalıpları tekrar eder bir şekilde hareket ederler.

    Kişi dünya(sın)da “günlük düşük frekanslı bilinç hallerinde“ yaşarken, bütünü yani “yüksek frekanslı üst bilinç hallerini” (mana alemlerini) tam olarak algılayıp fark edemez. Hakikati fark edene kadar kendisinde çeşitli iniş, çıkışlar yaşar. Bir idrakte sevinir, ben’liğine mal eder. Ben yaptım der. İstemediği bir durumla karşılaştığında perdelendiğinde ise kendini ayırır, ötesindekini suçlar, rabbim bana bunu yaptı der.

     Dolayısı ile kişi bedeni ve beyni itibari ile madde diye kabul edilen boyutta, dünya(sın)da yaşadığını zannederken aynı zamanda da, bilinci ve ruhu (ışınsal, dalga bedeni) itibari ile "maneviyat aleminde" yaşamını sürdürmektedir.

     Her iki bedeninde varlığını sağlıklı sürdürebilmesi için ihtiyaçları vardır. Nasıl madde bedenimiz için ihtiyacı olan gıdaları almak zorunda isek, yemek yememezlik yapmıyorsak aynı şekilde enerji bedenimizi de beslememiz gerekmektedir. Kişi hangi mertebede olursa olsun, nasıl bedenin gereği yemek yiyip, içiyorsa, enerji, dalga (ruh) bedenin ihtiyacı içinde gerekli çalışmaları yapmak zorundadır.

     İnsan’ın enerji, dalga bedenini beslemesi için yapacağı bütün çalışmaların bedeni, fiziki yani şekli bir tarafı vardır. "enerji dalga beden" için gerekli olan en önemli çalışma ise "namaz" (salat) dır. “Yüksek frekanslı üst bilinç” hallerine yükselme olgusu olan “namaz” bedeni hareketlerle yapılan bir ritüeldir.

    Bu ritüelde önemli olan şekilcilik, yani "yatay yükseliş" den öte, namaz’ın ruhu "dikey yükseliş" yönünü keşfetmek ve yaşamak gereklidir. Yani namaz kişideki madde bedenin ego’nun (beş duyu algısının) eridiği, yok olduğu “yüksek frekanslı üst bilinç hallerine” yükselişin gerçekleştiği “miraç” olayının yaşandığı hal’dir.

    Bilinçli olarak kılınan namaz sırasında kişi “gündelik bilinç hallerinden” “yüksek frekanslı üst bilinç hallerine” geçiş yapabilmektedir. Namaz sırasında ayet anlamlarının hissedilip, yaşanmaya başlanması ile “gündelik bilinç hallerinin” hakim olduğu beyindeki “beta” dalgaları yerini kişiye huzur, huşu, teslimiyet, tevazu, hayranlık, birlik, tamamlanmışlık gibi kişiyi "ben"liğinden uzaklaştırıcı hal’leri ortaya çıkartan “alfa” dalgalarına bırakacaktır. Bu da Kuran’da (Mü’minun suresi/2) “Onlar salat(namaz)larında huşu içersindedirler” ayeti ile ifade edilmiştir.

    Miraç, aslına kavuşup, aslında yok olmaktır. Kişi aldığı ilimle, bilinçli olarak namaz’ını kılarsa, kendisinde miraç başlar. "miraç" ilim ile şuur semasında yükselmektir. Miraç, enfüs ile afakın iç ile dışın birleşme noktasıdır. Burası beş duyu kavramlarının geçerliliğini kaybettiği sevenin, sevilende yok olduğu yerdir.

    Bu noktada ikilik yoktur. Her şey kendinden, kendinedir. Gül olur, gülü koklar, melodi olur, melodiyi dinler. Gören, görülen, koklayan “bir’lenir”. Gören, görülende kendi olur. Burada kişinin kendisinden eser kalmamıştır artık, iki olarak algılanan bir olmuştur. Var olan sadece o dur. Bunun içinde Hz. Muhammed’e miraç’da, “Dur ya Muhammed rabb’in namaz kılıyor”  yani “namaz kılan sen değilsin, benim” denmiştir.

    Namaz ile insandan istenen, gün içerisinde belirli periyotlarla (beş vakit) aralar vererek, en azından günde, birkaç defa “yüksek frekanslı üst bilinç hallerine” geçiş yapılmasıdır. Namaz sırasında “yüksek frekanslı üst bilinç hallerine” geçip dalga bedene olumlu yükleme yapan birey “düşük frekanslı gündelik bilinç hallerine” yani, dünya(sına) tekrar geri döndüğünde "ben"liği artık eskisi gibi olamaz.

    Beyni’nin programlandığı üst frekans ölçüsünde algısı değişerek, kişilerin ismine, suretine takılmadan olayları üst frekans boyutundan algılamaya ve okumaya başlar. Böylece olayları suretlere mal etmez ve "Resmin tamamını görür, gördüklerini gördüğü şekli ile kayıtlamaz".

    Kişiyi ontolojik anlamda birkaç basamak yükselten salat(namaz)ın getirisi olan bilinç hali kişinin tüm gündelik davranışlarına otomatikman yansır. Gülün kokusu, yediğinin tadı, duyduğunun anlamı derinleşir. Evrendeki her birime sevgi ve aşkla bakar. Gören, duyan, koklayan, evrenle bir olur.

    Namaz sırasında bilinç bedene eşlik etmediğinde, insan beyni günlük dünya düşüncelerine kaymakta, giyeceği elbiseyi, akşama yapacağı yemeği, çocuğunun okul masraflarını, vb. düşünmeye başlamakta bu sırada tefekkürden uzak, bilinçsizce, anlam yüklenmeden, ezbere okunan dualar ve taklidi yapılan fiiller ise beyin’de boyutsal bir açılım oluşturmayıp beyindeki biyoelektrik akış “gündelik bilinç hallerinde” kalarak, “üst bilinç hallerine” geçiş yapamamaktadır.

    Namaz esasen tamamıyla "öz"e, öz’ünde mevcut olan “yüksek frekanslı üst bilinç hallerine” yönelme olayıdır. Bundan mahrum olanlar, kendilerinde ortaya çıkabilecek çok değerli şeylerden kendilerini yoksun bırakmaktadırlar. Namaz’ın eda edilmemesi  kişinin bütünden uzaklaşıp, “günlük düşük frekanslı, bölünmüş bilinç hallerinde” kalması demektir.

    Namaz mümkün olduğunca dış dünyadan soyutlanarak tam bir konsantrasyon ile okunan manaları enerji, dalga bedene (ruha) yükleme metodudur. Namazı bir jimnastik gibi anlayıp uygulamak tümüyle cahillikten ve meselenin iç yüzünü görememekten kaynaklanan ilkel bir görüştür.

     Hz. Muhammed’in “zorlaştırmayın, kolaylaştırın” demesine rağmen, günümüzde ibadetler aslından, ruhundan uzak, abartılı, mekanik olarak yapılan fiiller olarak algılanmakta yapılması istenen çalışmalar tapınma, borç ödeme, tanrıya yaranmak için yapılan işler olarak anlaşılıp, bir yük gibi görülmesi neticesi insanlar ya namaz’dan kaçmakta ya da evham ile, cehennem korkusu, toplum baskısı veya alışkanlık edinmiş olmaları nedeni ile bilinçsizce namaz kılmaktadırlar.

    Bu durumda da yapılan çalışmalar esas amacından uzaklaşıp "adet"lere dönüşmektedir. Gerçek namaz bilincin iyice berraklaşması, ruh halini alması, madde bedenin, bütünde yok olması, çift algılananın, tek olması demektir. Düşünce bu hale geldiğinde kişide “miraç” olayı başlar.

      Bu işin farkında lığına ulaşmış kimselerde, beden ile olduğu kadar şuursal olarak da teslimiyet içersinde kılınan namaz sevgi ile zevkle, canla, başla yapılan bir tür boyut değiştirme, o boyutun yaşamını seyretme halidir. Çünkü namaz ile alt frekanslardaki yapı (beden) tek olana (yüksek frekanslı bilinç hallerine) yükselmektedir.

    Bu hakikati kavrayıp keşfetmiş olan zat’lar (nebiler, rasuller, veliler, vb.) namaza bu yüzden çok önem vermişlerdir. Ve onlar bu çalışmaları (ibadetleri) büyük zevk alarak yapmışlardır. Hz. Muhammed “ namaz din(sistem)in direğidir” ve “ namaz mümin’in miracıdır” ifadeleri ile konunun önemine dikkat çekmiştir.

     Namaz bilinçsizce, tefekkürden uzak bir şekilde, taklit en yapıldığında, vazife gereği yapılan zahmet ve külfete dayalı zoraki bir hizmet olmakta, beyin sadece bedensellikte “günlük bilinç hallerinde” kalıp, üst bilinç hallerine geçiş yapamadığından, kişinin kıldığını zannettiği namaz gerçek amacına hizmet edememektedir. Bu da Kuran’da (Maun suresi) “Yazıklar olsun,yuh olsun! o namaz  kılanlara ki, onlar kıldıkları namaz’dan gafildirler, habersizdirler. Kalpleri o namaz’a yabancıdır” ayeti ile ifade edilmektedir.

    Din’de sistem ve düzenin gereği olarak bize teklif edilen ve ibadet adı altında toplanan bir takım çalışmalar söz konusudur. Bize teklif edilen bu çalışmalar kesinlikle farkında olmalıyız ki bizi gerçek amaca ulaştıracak olan araçlardır. Ancak toplumlar, hedef saptırılması yüzünden, araçları amaç edinmişler, amaçları unutup, araçları asıl olarak kabullenip, beyinlerini bunlarla bloke edip, hakikatten mahrum kalmışlardır.

    Halbuki din/sistem de yapılması teklif edilmiş olan fiiller, çalışmalar insanı belli amaçlara ulaştırmak içindir. İşte bu yüzdendir ki düşünebilen varlıklar olarak bizlerin araç’lara başvururken diğer yandan da amaç’ları çok iyi kavramamız gerekmektedir.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Ata'ların mirası - Hiç olmak

Yaşamımız deneyimlerle geçmekte, her birimiz her an bir şeyler deney imlemekteyiz. Kimi zaman bu deneyimlerle kendimiz arasında bir bağ oluştururken kimi zamanda yaşadıklarımızın neden başımıza geldiğini sorgular dururuz. Bizden bağımsız ve bizim kontrolümüz altında olmayan bir şeyler olmakta ve biz olana müdahale edememekteyizdir.

    Dünyasal “ben” algısı içindeyken yaşadığımız deneyimlerin bizimle ilişkisini kuramayız dış dünya(mız)da bedensel boyutta açığa çıkanlar aslında ben algısı ile oluşturduğumuz var olarak kabullendiğimiz bireysel, sınırlı varlığımızın kendi dünya(sın)da açığa çıkan oluşumlardır.

    Sistemde her kişi var olarak kabullendiği ben merkezli bedensel dünya(sın)da  genetik frekansına sahip olduğu ailesel topluluğun kolektif belleği ve bu belleğin sistemi içerisinde yer almaktadır. Her sistemin algısı da kendi içinde bir bütündür. Dolayısı ile sistemin herhangi bir diliminde vuku bulan bir olay diğer dilimleri otomatikman etkilemektedir.

   Bu yüzden sistem içerisinde geçmişte yaşanan bir olay negatif veya pozitif olma durumuna göre zincirleme olarak gelecekteki bir olayı da etkileyerek oluşturmaktadır. Çünkü sistem de geçmiş, şimdi’nin içinde bir tür saklı düzen halinde aktif durumdadır. Geçmiş unutuluş içerisinde eriyip gitmemekte kozmik hologramda her an kayıtlı olarak bulunmaktadır.

   Çünkü aynı genetik frekansa sahip olan kişiler mekan ve zaman farkına rağmen aslında aynı ortak genetik frekans alan içersinde bulunmakta, kendi genetik “ortak toplumsal alanlarını” oluşturmakta ve bu alan içerisinde birbirlerini zaman ve mekana bağlı olmaksızın etkilemektedirler.

   Ben olgusu içinde bedenselliği kabullendiğimizde, onun nedenselliğini oluşturan unsurlarını ve yasalarını da otomatikman üstleniriz. Var olarak kabullendiğimiz bedenin annesi, babası, ataları ve bir geçmişi vardır. Yani, bu bedenin nesiller öncesinden gelen genetik bir mirası vardır. Bilinç altına giren her bilgi/data da birim sellikten çıkarak “ailesel ortak alan” içinde toplumsallaşır. Benlik bu genetik mirası devir alarak, birimsel yaşamını sürdürür.

    Ben algısı içindeki kişinin, bedensel dünyasını oluşturan tüm bilgileri ortak alandaki ailesel sistem içerisin de asılı kaldığı için bu bilgiler uygun ortamı bulduğunda oluşan yeni bir alan da, ortak genetik sistem içindeki farklı bireysel yapılarda yeniden bedene bürünmüş olarak açığa çıkar.

    Yani nesiller önce aile bireylerinin yaşadığı ağır travmalar, bunalımlar bir anlamda “kader” olarak bize atalarımızdan genetik miras olarak kalmaktadır. Aile içerisinde zamanında çözülememiş her blokaj bir sonraki kuşak tarafından,aynı ortak belleğe sahip olmalarından dolayı otomatikman bilinçsizce üstlenilmektedir.

    Kuşaklar arasında yaşanan, zaman ve mekana bağlı olmayan bu bilinç dışı aktarım, kişinin hayatında çeşitli alanlarda, kilitlenmeler, problemler yaşamasına sebep olmaktadır. Geçmişte yaşanan tüm travmalar ortak genetik alanda kaydedilip, bilinç dışı bir şekilde yeni nesiller tarafından üstlenerek, bedelleri çok uzun yıllar sonra bile ödenebilmektedir.

    “Dedesi erik çalmış, torununun dişi kamaşmış”  şeklinde ki sözlerle halk arasında ifade edilen bu oluşum, geçmişte atalarının yaptığı bir hatanın cezasını yeni nesillerin çekmesi algıladığımız dünyevi sisteme ters geliyor gibi görünse de. Holografik yapı içerisin de, her birim geçmiş- şimdi-gelecek ayırımı olmaksızın “an”daki tümün bilgisi ile programlandığı için bu olay tek’lik noktasından bakarak, bütünsel yapı içerisin de değerlendirilmelidir.

    Çünkü sistemde atom altı boyutta parçacıkların her biri ayrı ayrı değil bir bütünsellik içerisinde hareket etmelerinden dolayı her bir parçacık diğer parçacıkların bilgisine sahip olarak zaman ve mekana bağlı olmaksızın ortak bir davranış sergilemektedir.

   Aslında kainatta var olan her şey bilgi (esma) dır.Yani Evren aslında  bilgi ve bilginin çeşitli şekillere bürünmüş halidir. Bilginin zaman ve mekan ile kayıtlı madde şekli olduğu gibi, zaman ve mekan ile kayıtlı olmayan enerji şeklide mevcuttur.

    Bilginin enerji hali dijital format/data şeklinde kendini gösterir. Dijital formattaki her bilgi de zaman ve mekana bağlı olmaksızın “an”da bulunmakta ve nakledilebilmektedir. Çünkü zaman ve mekan’ın, izafiyeti (rölativitesi) dolayısı ile "Geçmiş- Şimdi-Gelecek" aslında aynı yerde bulunmaktadır.

   Farkına vararak, şuurunda “tek”lik boyutunu yaşayan annesiz, babasız, doğmamış ve doğurulmamıştır.  İnsanın aslı da budur. İnsan aslını unutup bilincinde varlıkları, algılamak suretiyle doğurarak, DÜNYAsınDA çoğaldıkça şirk'e/iki’liğe düşer. Tek’liği unutup çokluk aleminde yaşamaya başlar.

   İşte tüm yanmalarımızın nedeni de budur. Kendimizde bir "ben" lik (varlık ve irade) görerek, bu anlayışla tek olanı bilincimizde bölerek (şirk'e düşerek) ortaya çıkanları diğerleri şeklinde algılamamızdan kaynaklanmaktadır.

    Bu yüzden Kuran şirk’i affedilmeyecek en büyük günah (negatif) olarak belirtmiştir. Bunu da (Vakıa suresi/79) "Ona (Bilgiye) (şirk pisliğinden - hayvaniyetinden) arınıp, tâhir olanlardan başkası dokunamaz!  “şirk düşüncesine sahip olan (bilinç) ler pistir, pislikten (şirk’ten) bilinçlerini temizlemeden, arındırmadan, o’na, o bilgiye(Kuran’a) dokunmasınlar (çünkü anlayamazlar) muhakkak ki “şirk” bir zulümdür.” şeklinde ifade etmiştir.

    Kişi sınırlı duyu organlarının oluşturduğu illüzyona aldanıp, kendini tümel, bütünsel yapıdan ayrı çokluk aleminde (şirk'de) yaşayan birimsel, müstakil bir yapı olarak kabullendiğinde, yani ben varım diyerek birim selliği, bedenselliği yaşamaya başladığında varlığı oluşturan bilgi/data zaman ve mekan ile kayıtlanıp, kişiye ben merkezli madde dünya sını ve bu dünyanın varlıklarını varmış şeklinde algılatır.

    Kişi, aslını fark ederek, ben merkezli madde dünya(sın)dan, bilincini arındırıp, tek’in bütünsellik sistemi içerisine yeniden dahil olana kadar var olarak algılayıp kabullendiği bedeninin ve bu bedenin oluşturup, sahiplendiği dünya(sı)nın tüm maddi, manevi yükünü de otomatikman, bilinçsizce üstlenir ve taşımaya başlar.

     Sonuçta dünya(sı)nın yükünün bedenselliğine verdiği tüm acıyı, sıkıntıyı, stresi, ıstırabı, yanmayı (cehennemini) şuurunda birimsel  ben’liği var oldukça bilincinin bulunduğu her boyutta (dünya, rüya. ölüm sonrası, vb.) yaşamaya sonsuza kadar devam eder.

    Dünya(sın)da, her sahiplendiği şeyi kaybetme korkusu, kişiyi yaşam denen sırat köprüsünden her an cehennemine düşürmektedir.

    Taa ki!.. Kişi, gerçeğin farkına varıp, aslında sahiplenecek hiçbir şeyinin olmadığını idrak edip “ben” diyerek sahiplendiği tüm yükünü, (yapabileceğinin en iyisini yaptıktan sonra) gerçek sahibine bırakıp dünya(sın)da ortaya çıkacak sonucun kendisi için, en iyi, en hayırlı olan olduğuna kesin inanarak, iman ederek, kendisini hayatın akışına bıraktığında) gerçek anlamda "teslim = islam" olduğunda, artık bir “Hiç”dir.

    Hiç olanın da bilincinde sahiplenecek, kaygı duyacak, korkacak, ne malı, ne canı, ne şanı, şöhreti, ne geçmişi, ne geleceği vb. hiç bir şeyi yoktur. O  “an”da cennetini yaşamaktadır.

Konuyu özetlemek gerekirse insan, öz’e yapılan dairesel bilinç yolculuğunda başlangıç noktası olan “birimsel varlık” olma halinden, kendisine ait birimsel varlığının olmadığını idrak ettiği ve yaşamaya başladığı “Fenafillah” hali ile yarım turu tamamlar.

Kendi varlığı dahil, gördüğü var olan her şeyin aslında Allah’ın varlığı olduğu “Bekabillah” bilinç haline ulaşıp, Allah!.. deyip ötesini bıraktığı, gerçek anlamda teslim/islam olduğu an’da da, tam turunu (miracını) başladığı noktada tamamlayarak, bitirir.

Bu turu (mirac’ını ) tamamlayan, artık bir "hiç" tir. Onun için kendi varlığı dahil artık başka hiç bir şey yoktur. Gerçek var olanı bulmuştur. Her şeyde sadece onu görmekte, onu duymakta, onu seyretmektedir. “Huzura” kabul edilmiştir. Bundan sonrada daimi “Huzurdadır.”